Mehmet Fuat Kimdir, Hayatı, Eserleri |
Memet Fuat (Mehmet Fuat Bengü) (d. 16 Şubat 1926, İstanbul - ö. 19 Aralık 2002) Eleştirmen, yazar, voleybol antrenörü, eğitimci. Nazım Hikmet'in üvey oğludur.Memet Fuat 16 Şubat 1926'da, İstanbul'un Erenköy semtinde, Ethem Efendi Caddesi üstündeki Mehmet Ali Paşa köşkünde dünyaya geldi. 23 Aralık 1906 doğumlu olan Piraye'yle, İstanbul işgal altındayken, Bursa'ya halasının evine konuk gittiğinde karşılaşmış, hızla gelişen bir aşk sonunda, daha eli ekmek tutmadan, kendisini çok seven, bir dediğini iki etmeyen babası Mehmet Ali Paşaya güvenerek evlenmişti. İyi yetiştirilmiş, Fransızca bilen, piyano çalan, o günlerin deyimiyle "kalemi kuvvetli", yetenekli bir gençti. Ama yolunu seçebilmiş değildi. Gazetecilik ediyor, romanlar, oyunlar yazıyor, Darülbedayi'de (Şehir Tiyatrosu'nda) yakışıklı genç erkek (Jön) rollerine çıkıyordu. Evlendiklerinde Piraye on altı yaşındaydı. 21 Aralık 1923'te ilk çocukları Suzan doğdu. O yıllarda kadınlar genellikle evlerde ebeyle doğum yaparlardı, ama bu doğum annenin yaşça küçüklüğü göz önünde tutularak Amerikan Hastanesi'nde gerçekleştirildi. Oğlunun tiyatroculuğa ağırlık verdiğini, geçimini sağlayacak doğru dürüst bir iş tutmaya yanaşmadığını görerek biraz huysuzlanmaya başlamış olsa da, köşkte yaşayanların bütün giderlerini Mehmet Ali Paşa karşılıyordu. Doğum bakım, hastalık sağlık, giyim kuşam, her şey... Piraye ikinci çocuğuna gebe kalınca, Vedat Örfi bu kez piyanistliğe karar verip, bir kemancı, bir de kadın şarkıcı ile üçlü bir grup oluşturarak Paris'e, alaturka konserler vermeye gitti. Bir çırpıda çok para kazanmak, çocuklarına "iyi bir gelecek" hazırlamak amacında olduğunu söylüyordu. Gözü hep yükseklerdeydi. Geçimini sağlamayı değil de, bayağı varlıklı bir insan olmayı özlüyordu. Suzan da, "Ben köşkümden ayrılmam," diye diretince, Nurhayat Hanımın Sular İdaresi'nin sokağındaki sefertası evine gidenler yalnızca Piraye ile Mehmet oldular. Nâzım'ın annesi Celile Hanım Piraye'yi iki çocuklu dul bir kadın olduğu için oğluna uygun görmüyordu. Piraye'nin annesi Nurhayat Hanım ile ondan ayrılıp ikinci bir evlilik yapmış olan babası Muhtar Bey ise, Nâzım'ı, komünist olduğu, ömrü cezaevlerinde geçeceği için kesinlikle istemiyor, kızlarına, "Aklını başına topla, gençliğin sona ermeden, varlıklı bir adamla, doğru dürüst bir evlilik yap," diyorlardı. 1931 yılı bu havada geçti. Ama iki ailenin uyarıları da bir sonuç vermedi. Nâzım aşk konusunda kimseyi dinlemezdi. Önceleri annesiyle babasının sözünden çıkmayacak gibi görünen, "Benim iki çocuğum var, bu kez gönlümün değil, aklımın sesini dinleyerek evleneceğim," diye bir hayli direnen Piraye de sonunda gönlüne yenik düştü. Nispiye Sokağındaki apartmanın hemen yanında Sabiha Zekeriya'nın (Sertel) açtığı Kirdergarten adlı anaokulu vardı. 1931-1932 öğrenim döneminde Mehmet, Nâzım'ın baba bir ikiz kardeşleriyle birlikte bu anaokuluna gitti. Sabiha Zekeriya şair dostunun getirdiği üç çocuktan da okul ücreti almamıştı. Anaokul yolunda karşılaşmalar, Fenerbahçe'de, Moda'da toplu gezintilere katılmalar derken,Nâzım Bahariye'deki apartmana sık sık uğrar oldu. Mehmet onun gelişini pencerelerden izliyor, daha kapıdan girerken boynuna atılıyordu. 1931 yılı sonlarında ya da en geç 1932 yılı başlarında Nâzım ile Piraye artık evlenmeye karar vermiş durumdaydılar. 1932 yılına gelirken iki aile birleşip Erenköy'de Mehmet Ali Paşa köşkünün karşısındaki Mithat Paşa köşkünü tuttular. Nurhayat Hanım, kızları Fahamet, Piraye, Selma, Fahamet'in kocası Vedat (Başar), Nâzım, Nâzım'ın kız kardeşi Samiye ile kocası Seyda (Yaltırım), bir de Mehmet, büyük bahçesi, çamlıkları, yemişliği, bağı, sebzeliği, kümesi, ahırı, ayrı bir otlağı bulunan, bodrumunu, girdisini çıktısını saymadan on iki büyük odalı, ama yıllar yılı öylece bırakılmış bu güzel köşke yerleştiler. Piraye bir türlü yurda dönmeyen Vedat Örfi'den ancak 13 Eylül 1932'de ayrılabildi. Araya Nâzım'ın tutuklanıp Bursa'da idam istemiyle yargılanması da girince evlenmeleri ancak 31 Ocak 1935'te gerçekleşti. Mehmet öğrenime, 1932-1933 döneminde, Kızıltoprak'taki özel bir ilkokulda başlamıştı. Erenköy'de evlerine yakın devlet okulları varken, paraşolla gidip geldikleri bu uzak okulun seçilme nedeni, sabahları erken kalkmasın diye dedesinin iki yıl okula göndermeyip evde özel öğretmenlerle okuma yazma öğretmeye çalıştığı Suzan'ı, sınavla üçüncü sınıfa almayı kabul etmeleriydi. Ablasıyla aynı okula verilen Mehmet, ikinci sınıfa geçince Erenköy'deki 38. İlkokul'a aktarıldı; 1935'te Nâzım ile Piraye evlendiklerinde bu okulda üçüncü sınıf öğrencisiydi. Orhan Ezine ile Vedat Başar'ın tanıklığıyla Kadıköy Evlendirme Dairesi'nde sessiz sedasız bir nikâh kıyılmıştı. Yalnızca köşktekiler biliyordu durumu. Bir tören yapılmadığı için evlendiklerinden kimsenin haberi olmadı. Pek çok kimse nikâhlanmadan birlikte yaşadıklarını sanıyordu. Mehmet dördüncü sınıfı Büyükparmakkapı Sokağının sonundaki Beyoğluspor Kulübü'nün önünden sağa sapınca, az ilerde, solda, o yıllarda kapalı olan Mason Derneği'nin Milli Eğitim'ce kullanılan binasında, Beyoğlu 13. İlkokul'da okudu. O yıllarda öğrenim dönemi üçe bölünüyordu. Yani üç kez karne alınırdı. İlk iki karneyi İsmet İnönü İlkokulu'nda alan Mehmet, zorunlu bir taşınma yüzünden, üçüncü dönemde Erenköy 38. İlkokul'a aktarıldı. Mehmet'in Nişantaşı'ndan Fındıklı'ya gidip gelmesi sakıncalı görüldüğü için de, beşinci sınıfı Erenköy'de dedesinin yanında oturup 38. İlkokul'da tamamlaması kararlaştırıldı. İki okulun eğitim düzeyleri arasındaki ayrım çok açıktı. Derslerde de bir hayli geride kalınmıştı. Yeni bir konu işleneceği zaman, öğretmeni, Mehmet'e, "Haydi, kalk anlat bakalım," diyordu. Mehmet de kalkıp, büyük bir mutluluk içinde, başlıyordu önceki okulunda öğrendiklerini anlatmaya. Sonunda Piraye'nin dediği oldu. Bütün aile bir araya gelip okul taksitlerini denkleştirdiler. Önceleri biraz uzak durduysa da bir süre sonra Mehmet Ali Paşa gene baş destekçi durumuna geçmekte gecikmedi. 1938 Haziran ayı sonuna doğru ise Donanma Komutanlığı'ndan gelen görevliler Nâzım Hikmet'i Sultanahmet Tutukevi'nden alıp kelepçeli olarak Köprü Kadıköy iskelesinden bir motorla Adalar açığında bekleyen Erkin gemisine götürdüler. Önce bir ayakyoluna, sonra sintine ambarına kapatıldı. Donanma Askeri Mahkemesi'ndeki yargılama Erkin gemisinde 10 Ağustos 1938 günü başlayıp 29 Ağustos 1938 günü son buldu. Nâzım Hikmet 'e "donanmanın inhilal [dağılma] ve ihtilale maruz kalmasına" yol açmak istediği için 20 yıl daha ceza verildi. İki ceza birleştirilip yasaya göre gerekli kesintiler yapılınca 35 yıldan 28 yıl 4 aya indi. 31 Ağustos 1938 günü Sultanahmet Tutukevi'ne geri getirilen şairin bu akla durgunluk veren cezası, 29 Aralık 1938'de Askeri Yargıtay'dan gelen onayla kesinleşti. Yargıtay Nâzım'ın Harp Okulu Komutanlığı davasında aldığı 15 yıllık cezayı onaylayınca, Piraye Nişantaşı'ndaki evini dağıtıp Mehmet'i dedesine göndermiş, kendisi de Mithat Paşa köşkünden daha küçük bir köşke taşınmış olan annesi ile ablasının yanına, Şerafet Sokak No.18'e gitmişti. Mehmet artık yaz kış dedesinin yanındaydı. Ortaokulu Fenerbahçe Stadı'nın bitişiğindeki karşılıklı iki taş yapıda, o günlerin Kadıköy 1.Orta'sında okudu. En başarılı dersleri matematik ile Türkçeydi. Altıncı sınıftaki öğretmeni şair Halide Nusret Zorlutuna'yı çok sevdi, yediyle sekizde ise Niyazi Bey adında son derece saygın, nitelikli bir Türkçe öğretmeni oldu. Matematikteki başarısı ise bu dersi kolay kavramasındandı. Bir de Kolej'den geldiği için doğal olarak İngilizcesi çok başarılıydı. Ortaokulda onu en zorlayan ders ise müzikti. Ağırbaşlı, yüzü gülmez bir insan olan Hulusi Öktem dersinin ciddiye alınmasını isteyen bir öğretmendi. Piyanonun başına geçip bir melodi çalar, bunu öğrencilerin önlerindeki nota defterlerine yazmalarını isterdi. Başarılı olamayanlar hiç kimsenin kendilerini kurtaramayacağını çok iyi bilirlerdi. Piraye'nin Altunizade köşkünde oturan Saime Teyzesinin oğlu Tuna her gün Üsküdar'a inip vapurla Bebek ya da Rumelihisarı'na gidiyor, oradan yürüyerek Kolej'in bulunduğu tepeye tırmanıyordu. Mehmet de okul dönemi boyunca Altunizade köşkünde kalıp onunla birlikte gidip gelebilirdi. İş taksitleri denkleştirebilmekteydi. Birinci taksidi Fahamet'in kocası Vedat Başar, ikinci taksidi Mehmet Ali Paşa üstlendi. Böylece Mehmet 1941-1942 öğrenim dönemini Robert Kolej'de Hazırlık III'te İngilizce öğrenerek geçirdi. Mehmet yakınlarını böyle uzun bir süre sıkıntıya sokmaktansa, Erenköy'deki pek çok arkadaşının okuduğu Haydarpaşa Lisesi'ne giderek üç yılda mezun olmayı daha akla yakın buldu. Dedesi zaten onu haftada bir görmekten, istediği gibi besleyememekten yakınıyordu, bu karara bayağı sevindi. Piraye de bir şey diyemedi, dil öğrenmek için yaşıtlarından iki yıl geride kalan Mehmet'in iki yıl daha yitirmek istememesine karşı çıkamadı. Ayrıca Altunizade'de çok başıboş kalıyor, Kolej'de öğlene kadar olan derslerin ardından soluğu Beyoğlu sinemalarında alıyordu. Erenköy'de ister istemez göz önünde olacaktı. Haydarpaşa Lisesi'nde en büyük sorun sınıfların kalabalıklığıydı. Mehmet ilk iki yıl seksen kişilik sınıflarda okudu, ama ön sıralarda oturup ders dinleyerek, fazla çalışmadan iyi bir öğrenci olarak tanınmayı başardı. Fen-B ise, öğrencilerin çoğu matematikten korkup edebiyatı seçtikleri için otuz kişiydi. İşin en hoş yanı ise bu sınıfa edebiyat öğretmeni olarak Vasfi Mahir Kocatürk'ün verilmiş olmasıydı. Mehmet Haydarpaşa Lisesi'nde okuduğu üç yıl boyunca bütün akşamüstlerini Mehmet Ali Paşa köşkünün hemen arkasındaki Hilal Sahası'nda futbol oynayarak geçirdi. Yaz tatillerinde ise, bahçeye toplanan yerli ya da yazlıkçı arkadaşlarıyla, tam anlamıyla azıyorlardı. Futbolun yanı sıra, bol bol bisiklete biniyor, masa tenisi, voleybol, satranç, briç oynuyor, atletizm yapıyor, sabahları Caddebostan'a, Suadiye'ye yüzmeye, kürek çekmeye, akşamları kızlarla dans etmeye gidiyorlardı. Annesi ise o daha dokuzuncu sınıftayken, 1942 yılı sonlarına doğru, Fahamet'le aralarında geçen bir tartışma sonucu Erenköy'den ayrılmış, Altunizade köşküne, Saime Teyzesinin yanına gitmişti. Uzak kaldığı, her gün konuşma olanağı bulamadığı oğlunun spordan başka bir şey düşünmemesine çok üzülüyor, ne zaman bir araya gelseler kitap okuması, şiir ya da öykü yazması, Nâzım'la mektuplaşması için ona bayağı baskı yapıyordu. Bu baskının etkisiyle Mehmet, Nâzım'la mektuplaşmaya, Zola, Balzac, Dostoyevski, Gorki gibi yazarları okumaya, kendi de iyi kötü bir şeyler yazmaya başladı. Ama önde gelen ilgi konusu gene futboldu. Oynamanın ötesinde artık her hafta maçlara da gidiyordu. 1945 yılında, okulun sona ermesine az kalmışken, ilk gün Karagümrük Stadı'nda, ertesi gün de Fenerbahçe Stadı'nda izlemeye gittiği maçlarda, üst üste iki gün iyice üşüyerek yatağa düştü. Ateşi uzun bir süre 37'nin altına inmeyince, ilgilenen doktor rontgeninin çekilmesine gerek duydu. Sonunda verem tanısı konarak pneumothorax sağaltımına başlandı. Bu sağaltımda plevra zarının arasına hava verilip ciğer bir süre için söndürülüyordu. Bu ortalamayla Yüksek Mühendis Mektebi'nin Mimarlık Bölümü'ne girilebiliyordu. Çocukluğundan beri özlemi yazarlık da eden bir mimar olmaktı. Ama doktor buna izin vermedi. Edebiyat Fakültesi'ne gitmesini, devam zorunluluğu olmayan bir bölümü seçmesini istedi. Bu arada yazarlığa da başlamıştı. Pek güvenemediği şiirlerini dergilerde takma adlarla yayımlıyor, öykülerinde, denemelerinde ise Memet Fuat adını kullanıyordu. Ne yazık ki Memet Fuat'ın coşkuyla katıldığı bu ilk dergicilik serüveni on bir ay içinde amacına ulaşamadan sona erdi. 1951'de tam üniversiteyi bitirmek üzereyken dedesi öldü. Üniversite yıllarında bir ara "Aylık Ansiklopedi"ye çeviriler yapmış, yabancı kaynaklardan İngiliz Edebiyatı ile ilgili maddeler derleyip düzenlemişti. O günlerde tanıştığı Hüsamettin Bozok'un yüreklendirmesiyle "Yeditepe" dergisine denemeler yazmaya başladı. Bu denemeler başta Nurullah Ataç olmak üzere yazın çevrelerinin onunla ilgilenmesini, adının duyulmasını sağladı. Ama çok az bir telif ücreti alıyordu. Doktoru sıcak bir odada oturup zorlanmadan çalışmasını istiyordu. Bu arada Memet Fuat "Yeditepe" dergisinde yeniden sürekli olarak yazmaya başlamıştı. Evde çalıştığı için sağlığı da oldukça düzelmişti. Doktoru plevra zarındaki suyun bir türlü çekilmediğini görerek, işi oluruna bırakıp pnomothorax'a son vermeyi önerdi. "Dileyelim, bir yapışma olmasın!" dedi. Memet Fuat yazarlığın yanı sıra nasıl bir iş tutacağını, nereden, nasıl para kazanacağını düşünürken, boş durmamak için, yayımcıların ilgileneceğini sandığı bir kitabı, C.H.Goren'in The Fundamentals of Contract Bridge adlı kitabını, Briç-Yeni Sayı Metodu adıyla dilimize çevirdi. Ama umduğu gibi olmadı. Kimse ilgilenmedi kitapla. Metin Yasavul onların elindeki taslağı alıp bir karıştırınca, Briç'ten biraz birikmiş paraları bulunduğunu, ama böyle bir kitabı bütün olarak basmaya yetmeyeceğini, isterlerse oyunları tek tek basabileceklerini söyledi. Önce bir oyunu basar, ilk dağıtımdan gelen parayla başka bir oyunu basar, böylece kitabı tamamlarken bir yayınevine doğru giderlerdi : Yatırımsız kendi kendine gelişip büyüyen bir yayınevi. Briç de gittikçe hızlanan satışıyla hem işin temeli, hem de sürekli destekleyicisi olurdu. Bu dönemde Memet Fuat artık eleştirmen olarak ilgileri iyice üstüne çekmiş durumdaydı. 1959'da dergilerde çıkan yazılarına seçkin yazın adamlarından oluşan bir Yargıcılar Kurulu Ataç Eleştiri Armağanı'nı vermişti. 1957'de ölen Ataç adına kurulup ilk olarak verilen bu armağanı aslında hiç beklemiyordu. Gerçi parasızlık çektiği günlerde hep yarışmalara katılır, değerlilik ödülleri alırdı; "Yeni İstanbul" gazetesinin, "Türk Dili" dergisinin öykü yarışmalarında, Yapı Kredi Bankası'nın senaryo yarışmasında ufak tefek ödüller almıştı; ama Ataç Armağanı'nın anlamı çok değişikti. Memet Fuat askerlik dönüşü üniversiteden beri yakınlık duyduğu İzgen Öksüzcü ile evlenmişti. Fındıklı'daki Edebiyat Fakültesi'nde, biri İngiliz Filolojisi'nde, öbürü Türkoloji'de okurlarken her zaman birlikte gezmeleri, akraba olduklarından pek yadırganmazdı. Aralarındaki sevda ilişkisini İzgen'in sınıf arkadaşı Solmaz'dan başka bilen yoktu. Altunizade'ye yerleştikten sonra, daha Fahamet Teyzesinin evinin temellerini attığı günlerde Memet Fuat, boş arsalarda futbol oynarken bağrışıp çağrıştıkları, kavga ettikleri, söverek konuştukları için ikide bir azarlanan, oyunları engellenen küçük çocukları korumaya başlamış, onları sportmenliğe yönlendirme çalışmalarına girişmişti. Çocuklara oynattığı futbol beğenilerek izlenen Memet Fuat'ın yetişkinler takımını da çalıştırması istenince, Altınyurt'un uygun boyutlarda bir sahası bulunmadığı için, Çamlıca Spor Kulübü'nün Kısıklı'daki sahası kiralanıp antrenmanlara başlandı. Ama daha ilk gün, nerede olanak bulsalar futbol oynayan bu gençlerin düzenli bir çalışmaya dayanamadıkları görüldü. Aslında oynamak istiyor, heves ediyor, ama futbol oynayabilecek duruma gelmek için yapmaları gereken çalışmalara katlanamıyorlardı. Her antrenmanda sayıları biraz daha azaldı. İstedikleri haftada bir gidip sahası olan bir takımla öylesine bir maç yapmaktı. Ama yetersiz kondisyonları bu işten tat almalarını önlüyor, tersine gerginliklere, gereksiz sinirlenmelere yol açıyordu. Ama bu maçlar İstanbulspor'un antrenman yapmasını engellediğinden, antrenörleri çalışmaya gelen herkesi oynatabilmek için oyuncularını ikiye bölüyor, sahaya birinci yarı bir takım, ikinci yarı başka bir takım çıkarıyordu. İlk maçta önce asıl takımını oynatmış, 1-0 öne geçmiş, sonra yedeklerini oynatınca, durum 1-1 olmuştu. Memet Fuat bu kez şiddete kapalı bir eğitim sporu olarak voleybolu seçti. Walter Winterbottom'un futbol kitabının yerini Rumen antrenör Dr. Gabriel Cherebetiu'nun voleybol kitabı aldı. 1980'e doğru, De Yayınevi'ndeki etkinlik nerdeyse bütünüyle durmuşken, üyesi olmadığı Yazarlar Kooperatifi, yayımlamayı düşündüğü "Yazko Edebiyat" dergisini yönetmesi için onu üyeleri arasına aldı. Memet Fuat'ın 1959'da dergilerde çıkan denemeleriyle Ataç Eleştiri Armağanı'nı, 1961'de Düşünceye Saygı adlı kitabının birinci basımıyla Türk Dil Kurumu Deneme-Eleştiri Ödülü'nü kazandığını daha önce söylemiştik. Memet Fuat'ın bugüne kadar yayımlanmış kitapları (Toplam 105 kitap)Anlatı: Anı: Deneme: Konularına göre derlenen denemeler: Yaşamöyküsü: Çeşitli: Yaşamı, sanatı, yapıtları dizisi: Antoloji: Seçme Şiirler: Tiyatro: Spor: Albüm: İnceleme: Günce: Mektup derlemeleri: Çeviriler: Şiir: Roman: Öykü: Oyun: Kısa Oyun: Hobi:
|
